TİREBOLU’DA ESKİ RAMAZANLAR VE BAYRAMLAR

1 yıl önce
1741 kez görüntülendi

Resim bulunamadı
Reklam

AYHAN YÜKSEL

Bereket, rahmet ve mağfiret ayı olan “on bir ayın sultanı” ramazan’ın günümüzde Tirebolu’ya ne zaman gelip ne zaman gittiği pek bilinmezse de geçmişte özlemle beklenir, hüzünle uğurlanırdı. Sahil yolunun geçmediği yıllarda tam bir kıyı kasabası olan Tirebolu’ya Ramazan-ı Şerîf gelmeden önce üç elçisini gönderirdi. Bunlar; kuru kayısı, “Saffet Abdullah” güllacı ile Vakfıkebir ve Of’tan cerre çıkan hocalardı. Fırınlarda francala/baston ve harcı ekmeğinin yanında ramazan için özel “lavaş, hamal lavaşı, tırnak lavaşı” gibi pide çeşitleri çıkarılır, tel kadayıf dökülürdü. Fırınlarında tel kadayıf dökenler Dursunoğlu Ömer ile Dursunoğlu Nezir’di. Tırnak lavaşından “papara” yapılırdı.

Ramazan ayının gelmesiyle birlikte ortalıkta gözle görülür bir canlılık ve hareket olurdu. Herkes gücüne göre “ramazan eksiği” görürdü. Bu ramazan eksiğinde fıçılarda satılan biraz tuzlu koyun tereyağını, pirincini, makarnasını ve diğer erzaklarını topluca satın alır, yufkasını açarak hazır ederdi. Sofralarda güveçler, su börekleri, çeşit çeşit yemekler eksik olmazdı. Hali vakti yerinde olanlar mahallesindeki camilerde kalan ve dışardan gelen hocaları iftarda yemeğe davet ederdi. Buna “hoca daveti” denirdi. Hoca davetine katılanların sahur yemeği ayrıca kaldıkları camiye gönderilirdi.

İftar olana kadar çocuklar genellikle sokaklarda kalır, mahallede ramazan topunun atılmasını beklerdi. Oyunla geçen bu sürede, iftara yetişmek için acele eden bir “uslu”ya “topun atılmasına kaç dakika var” diye sorulur, “uslu” da cebinden çıkardığı köstekli saatine bakarak kalan süreyi söylerdi. Ramazan’da sadece çocuklar top beklemezdi! Bazen mahallenin usluları da eski çocukluk günlerini yâd etmek için top atılana kadar ara sokaklarda ve kenar yerlerde çelik çomak, uzuneşek gibi oyun oynarlardı.

Ramazan topu, şehrin ortasında bulunan, XIII. yüzyılda yapılan, Osmanlı döneminde de bu vasfını korumuş, içinde deniz fenerinin ve Kale-i Sultaniye camisinin kalıntısının bulunduğu tarihi Kale’den atılırdı. 1950’li yıllara kadar kalede bulunan eski top, daha sonra da bu işle görevli kişinin hazırladığı dinamit lokumu kullanılırdı. Topçu, kaleye çıkmak için Tirebolu âyanlarından Kel Alioğulları’nın zenginliğinin ve azametin bir simgesi olan, ince ahşap süsleme ve işçiliği ile dikkati çeken ünlü konağın harabeleri arasından geçer, Eyübzade İzzet Bey’in (1860-1920) Tirebolu kaymakamlığı (1896-1904) sırasında yaptırdığı 120 basamaklı merdiveni çıkar, iftar vaktini beklerdi. Vakit geldiğinde de fitilini tutuşturduğu dinamiti denize doğru atardı. Top bekleyen bazı çocuklar çok uzak olmasına rağmen topu atanın sigarasını yakarak fitili tutuşturduğunu görürdü!?! Top sesini duyan küçük çocuklar hep bir ağızdan “top patladı” diyerek eve koşarlardı.

Ramazan topunu atmayı önceleri 1940’lı yıllarda Halil Çavuş, 1950’li yıllarda Düdüğün Mustafa üstlenmiş. Ancak 1960’lı yıllarda ramazan topçularının en meşhurlarından birisi halk tarafından Salta Osman olarak anılan, denizci/balıkçı taifesinden Osman Malkoç’tu (1913-1966). Salta Osman ara sıra sahurda geç kaldığında topu Puçuklu mahallesinin içinde bir “çit”e attığı da olurdu ve yaşlılar bunu Allah katından atılmış “kudret topu” zannederek çeşitli yorumlarda bulunurdu…

Topun atılması çok önemli idi. Cami müezzinleri akşam ezanı için, şehir ve çevre köy halkı da orucunu açmak için “topun sesini” muhakkak duymak isterdi. Hemen her evde ekseriyetle şimendifer amblemli “Serkisof” marka saat olduğu halde “top sesi” duyulmamışsa herkes pencerelere çıkar, merakla topun neden atılmadığını öğrenmeye çalışırdı. Topun atılması ve ezanın okunmasıyla birlikte önce iftariyeliklerin içinde yer alan zeytinle ve Atlıyolu, Çatalçeşme, Selimağa, Soğuksu gibi çeşmelerden önünde uzun kuyruklar oluşturularak güğüm ve testilerle alınan sularla oruç açılırdı. “Allah kabul etsin” sözünden sonra çorba ve ardından yağlı koyun etinden yapılmış güveçle yemek faslı başlardı. Çorba ve güveci, su böreği, bol tereyağlı pilav takip ederdi. Su böreği ve pilava kayısı hoşafı eşlik ederdi. Daha sonraki iftar sofrasında kapama, köfte gibi yine et ağırlıklı yemekler olurdu. Ramazan ayında balık sofrada yerini almazdı. İftar sofrasında olduğu gibi sahur sofrasında da doyurucu, ağır yemekler bulunurdu.

Osmanlı döneminde 1847 Ağustos’una rastlayan bir ramazan ayında Tirebolu’ya gelen Fransız gezginlerinden Xavier Hommaire de Hell’in gözlemleri de ilgi çekicidir. Hell, “Ramazan ayı Türklere bolca yeme içme fırsatı veren bir bayram havasındadır. Nereden geçtiksek mezbahaneye kesime götürülen kalabalık koyun sürülerine rastladık. Bu durum Müslümanların beslenmede aşırılıklara kaçarak, bütün gün bir şey yemeden oruç tuttuklarını, akşamları ise eğlence içerisinde karınlarını tıka basa doyurduklarını göstermektedir. Kasap dükkânlarının önünde sabahtan itibaren akşamki yeme-içme âlemine hazırlık yapmak üzere etlerin kesimlerini seyreden bir kalabalık toplanmaktadır. Güneş batınca sokaklar gürültü-patırdı içersindedir. En fazla gürültüyü çıkarmak için; çığırtkanlar, maytap, çata pat, orta oyunları, uyumsuz bağrışmalar ve köpeklerin havlaması gibi bütün araçlar kullanılmaktadır” diye yazmıştır.

İftardan sonra sıra “teravih namazı”na gelirdi. Teravih, şehirde Hamam, Yeniköy, Çarşı ve Cintaşı camilerinde kılınırdı. Bu camilerde üst kat, ortadan bir perde ile ayrılarak kadınlar mahfili yapılır, bir tarafta kadınlar, diğer tarafta erkekler saf tutardı. Saf tutan erkeklerin ekseriyeti gençler ve çocuklar olunca da “sükûnet” biraz zor sağlanırdı! Bu gençlerin, namaza biraz geç başlayanlar tarafından kınnapla birbirlerine bağlandığı görülürdü. Dolayısıyla bozulan bu sükûnet, camileri ile âdeta özdeşleşmiş Hamam Mahallesi Camisinde müezzin “Badalıoğlu Said Aga” ve cemaatten “polis Neşet” tarafından, Yeniköy Camisinde müezzin Halil tarafından sağlanırdı. Said Aga’nın ve Polis Neşet’in tatlı-sert çıkışları sükûneti sağlamaya yeterdi. Müezzin Halil, sokak köpeklerine, kedilerine, hatta dere kenarlarında kargalara, kuşlara ekmek dağıtan, meczup haliyle dikkat çeken birisiydi. Müezzin Halil’in geçmişte kendi yerine tayin edilen müezzini “minareden atmaya” kalktığı da bilinirdi!..

Camilerde ilk on beş gecede “Merhaba”, daha sonra “Elvedâ” nakaratlı ilahîler okunurdu. Cintaşı Camisinde bu ilahileri Hamdi Elecikli, Halis Recepoğlu, Hüseyin Karaahmetoğlu, Kepçeoğlu Topal Neşet okurdu. Tavşanın Hacı Ömer, Tiricom Fazlı, Tıkıl Muzaffer, Ferikkızının Temel [Cevizoğlu], Ördeğin Muammer [Dikmen] gibi bazı kişiler de “ilahîye” ve “salât-ı selâm”a katılırlardı (!) ama “muzırlık” yapmadan da geri durmazlardı. Bilhassa “salât-ı selâm”da “Allahhümme” kelimesini hecelerler, “hümme”yi yüksek sesle terennüm ederken, yerlerinden yaylanıp yanındakilere omuz atarlar, ya da elle iteklerlerdi. Bu da safların bozulmasına, gülüşmelere sebep olurdu. Yeniköy Camisinde ilahîleri Müezzin Halil okurdu. Kendisine Devrüş Mehmet, Ayakkabıcı Kemal [Altay], Hoşgil Mehmet [Tekinalp] eşlik ederlerdi. Camideki “muzırlık”ta Karahasanoğlu Yakup ve Ömer Kaptan dikkât çekerdi. Karahasanoğlu Yakup ve Ömer Kaptan, camiye yanlarında kilitli iğneyle gelirlerdi!… Kilitli iğne ile cemaatten biraz dalgın olanları seccadeye iliştirirlerdi.

Ramazanda kahvelerde yapılan eğlence tombala çekilişi idi. Bu tombala çekilişi, Cintaşı mahallesinde “Hacıbeyin Ali’nin Cihan Oteli”nin kahvesinde, Yeniköy mahallesinde “Ateşspor kulübü”nde ya da “İstanbul Oteli”nde, Çarşı mahallesinde “Han Kahvesi”nde yapılırdı. Tombala çekilişini Cihan Otelinde Karaahmetoğlu Eşref, Ateşspor kulübünde Şevki Kalfa, Han Kahvesi’nde Köpekçinin Osman [Halilbeyoğlu]  yürütürdü. Tuhafiyeci olan Şevki Kalfa’nın çekilişinde en makbul hediye “Diana” marka örgü yünleri, Köpekçinin Osman’ın çekilişinde de bir çift olurdu .

1930’lu (1935 [?]) yıllarda Tirebolu’da Ramazan ayı daha bir başka geçmişti. “Kemal Sahir Kumpanyası”, Tirebolu’ya gelmiş ve her akşam Nakipoğlu ailesine ait “gazino” olarak ifade edilen, şehir eşrafının devam ettiği, Cintaşı Mahallesi’ndeki binasının alt katındaki “tiyatro salonu”nda temsil vermişti. Biraz da kumara düşkün olan Kemal Sahir, kumpanyasındaki oyuncularına paralarını veremeyince kumpanya dağılmıştı. Dağılan kumpanyanın imdadına Tirebolulu gençlerden Kadı Ahmet [Aktan], Cımbıldak Kamil, Çarliston Ahmet [Kesal], Nakipoğlu Namık, Tozluoğlu Mustafa yetişmiş, topladıkları para ile kumpanyanın vapur biletlerini almışlar ve kendilerini İstanbul’a göndermişlerdi.

Ramazan ayında yaşatılan bir gelenek de camilerin dışında evlerde hanımların bir araya gelerek “mukabele” dinlemeleri idi. Mukabele ramazanın ilk günü başlar ve arife günü tamamlanarak duası okunurdu. Mukabeleye katılan hanımlar hâfızlar tarafından okunan Kur’ân-ı Kerîm’i takip eder, böylece “hatim indirmiş” olurlardı. Hâfızın güzel sesli olması, mukabele okutan ev sahibesi tarafından “övünç” vesilesi olurdu. Diğer hanımlar güzel sesi ile dikkat çeken bu hâfızlardan gelecek yıl kendi evlerinde mukabele okuması için “söz alınmaya” çalışırdı. Mukabeleyi okuyan hâfızın dinleyenlerin rahat takip etmeleri için orta bir hızla okuması önemli idi. Hâfız buna uymazsa, mukabele dinleyenlerce “istihza ve şikâyet konusu” olurdu. Mukabele hazırlığında en telaşlı Puçuklu mahallesinden Gaffaroğlu Fatma Hanım’dı…

Mukabele okuyan hâfızlar, aynı zamanda hanımları dinî konularda irşad eder, sordukları soruları cevaplar, camilerde olduğu gibi belirli günlerde ilahîler okurdu. Okunan ilahîlerdeki bir dörtlük hanımların duygulanmalarına, kendilerini tutamayıp uzun süre hıçkırarak ağlamalarına sebep olurdu:

 

Altın tasta incim var

Sol yanımda sancım var

Git Azrail başımdam

Kucağımda kuzum var

 

İftardan sonra komşu kadınlar ve genç kızlar bir arkadaş evinde toplanırdı. Bu toplantılarda sohbet edilir, öncelikle fincan oyunu oynarlardı. Seyirlik oyunlardan “Leylek Ağa, Hasan Oğlum Yetiş, Sarımsak Satarım, Öze mi Kalsın Üveyi mi Kalsın, Arap Oyunu”ndan başka Erzurum’un ünlü sözlü “Deli Kız” oyununun varyantı da ihmal edilmezdi. Bu eğlenceler sahura kadar sürerdi.

Ramazan ayındaki âdetlerden birisi de “davul çalınarak” sahurun halka duyurulması idi. Ramazan davulcularından akla ilk gelen Cintaşı ve Hamam mahallelerinin davulcusu “Kel Emin”di. Kel Emin’in aydınlanmanın sokak fenerleri ile yapıldığı yıllarda ve bilhassa karlı kış gecelerinde başında çuval, ayağında çarık, belinde “finnuri” lamba ile davul çalarak ve ustalıkla ramazan mânileri söyleyerek vatandaşları sahura kaldırması hâlâ unutulmamıştır. Yeniköy mahallesinde bu işi “Kanberoğlu Mehmed Aga” yapardı. Daha sonra davulu Yeniköy mahallesinde aynı zamanda usta bir kalem âşığı olan “Ömer Kaptan (1930-1982)”, Cintaşı ve Hamam mahallelerinde “Düdüğün Mustafa” çalmışlardır. Her ne hikmetse gecenin karanlığında çorta/dikenliğine, çukura düşen, köpek saldırısına uğrayan hep Ömer Kaptan olurdu!

Arife günü geldiğinde, ikindi vaktinde kaleden üç kez top atılırdı. Bu ramazanın sona erdiğine işaret ederdi. İkindi namazından sonra Kurucakale ve Yeniköy Mezarlığındaki aile kabirleri ziyaret edilirdi. Kabir ziyareti bayram namazından sonra da yapılırdı.

Bayram namazı, kasabadaki bütün camilerde kılınırdı. Büyükler, yanlarında küçükler olduğu halde bayram namazı kılmaya giderlerdi. Namazdan sonra cemaatin birbirleriyle bayramlaşması eve dönünce aile fertleri arasında devam ederdi. Küçükler büyüklerin ellerinden öper, büyükler de onlara hediyeler verirlerdi. En makbul hediye verilen harçlık olurdu. Küçük bir kızın komşu teyze tarafından dikilmiş “sıklamen renkli, pilili yünlü elbise” ve ayağına giydiği “arkası açık, beyaz tokalı, lacivert mokasen ayakkabı” ile bayram sevincini yaşaması bir başka olurdu! Çok yaşlılar evlerinden çıkmazlar, sedirin bir köşesinde ziyaretçilerini beklerdi. Sabah kahvaltısından sonra hısım, akraba, en yaşlısından başlanarak komşuların elleri öpülürdü. Ziyarete gelenlere “hal-hatır sorulduktan” sonra şeker ve duruma göre baklava ve burma börek ikram edilirdi.

Bayramlarda ailelerin rızası olmadan evlenenler, kendileriyle dargın olan aileleri ile konuşabilmek için bayramın gelmesini beklerlerdi. Bayramlarda bu durumda olanlar araya bir “uslu”nun girmesi ile aileleriyle barıştırılırdı.

Büyükler, kendileri ve çocukları için bayramda giyilecek elbiseyi Terzi Mehmet [Erçetin], Terzi Hacı [Erçetin], Kopuzoğlu Yusuf, Kılıçoğlu Harun, Devrüş Mehmet [Kalfa], Recepoğlu Halis, Recepoğlu Sabri, Tozluoğlu Mustafa, Gökçeoğlu Avni, Kavuççuk Selahattin ve Karahasanoğlu Ali’ye; kundurayı/iskarpini Komofti Hakkı, Hülûlü Yusuf [Altay], Karslıoğlu Mehmet Aga [Paslı], Müftüoğlu Osman, Rüstem Toptepe, Çapula Yusuf [Gencay], Kemal Altay, Hoşgil Mehmet [Tekinalp] ve diğerlerine “ısmarlardı”.

Bayramın birinci günü ramazan davulcusu sahurda çaldığı davulun ücreti sayılacak bahşişi yardımcısının elinde taşıdığı sırığın ucuna bağlı bayrakla toplamaya çalışırdı. Ev ev dolaşarak pencereye uzattığı bayrağın ucuna bahşiş olarak para veya bir havlu iliştirilirdi. Davulcu bahşişe okuduğu bir mâni ile teşekkür ederdi.

 

Şekerim var ezilecek

            İnce bezden süzülecek

            Verin benim bahşişimi

            Çok yerim var gezilecek

 

Öğleye kadar çocukların bayram ziyaretleri tamamlanmış olurdu. Bu, çocuklar ve gençler için kasabanın değişik yerlerinde kurulan “bayram yerlerine” gitmek, eğlenmek demekti. Bayram yerlerine sadece çocuklar ve gençler gitmezdi. “Kılaptanlı, renkli ipek çarşaf giymiş, galoş kunduralı, süslü hanımlar” da giderdi. Bayram yerlerinde satıcılar koz helva, balon, süs eşyası, pamuk helva, oyuncaklar satarlar, dönme dolaplar kurulurdu. Bu dönme dolaplar Çatal’da; Soğuksu’da; Kale’de; Terzili’de; Yeniköy Mahallesinde günümüzde Sağlık Ocağının ve Orman İşletmesinin bulunduğu eski mezarlıkta; Hamam Mahallesinde günümüzde Dumlupınar İlköğretim Okulunun bulunduğu “musalla yanı”nda; Çatal ile Gacan arasında “Ciğercigilin evinin” yanında kurulurdu. Keşablıoğlu Ahmed, Terzili Mahallesi’nde dönme dolapta iken 15 Aralık 1909’da boğazına gelen bir kurşunla vurulmuştu. Dolap kurucuları arasında Kırışın Osman [Kıranlı], Karakuş Abdullah [Çakoğlu], İdris Elevli, Eyüp Kıbık gibi isimler yer alırdı. İki yanda güçlü kuvvetli birer kişinin elleriyle savurarak döndürmeye çalıştıkları “gacır gucur” ses çıkararak dönen dönme dolaplarda sallanmak bayramın özelliğiydi. Çarşaflı hanımlar, genç kızlar da dolapta sallanırdı. Nişanlı olanların “harcını”, kendisini bir köşeden seyreden nişanlısı çekerdi.

Dönme dolaplar bayramın son günü bilhassa mahallenin nişanlı delikanlıları için kendini göstermesine vesile olurdu. Delikanlılar tek başına bindikleri ve ayakta durdukları kasayı hızla ters çevirirlerdi. Kasayı ters çevirmede Goloğlu Ali [Ekiz], Kımini Ahmet, Hüseyin Gökçe, Kazım Çakoğlu maharetliydi.

Bugün Tirebolu’da ne davulcu Kel Emin var, ne dönme dolap, ne de doğru dürüst hısım-akraba ziyaretleri. Sanki gizli bir el bu güzel âdetleri bilerek bir yere götürmüş bırakmış!..

Atak Ajans
Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz


Yukarı Çık